Herkese Merhaba,
Bu hafta biraz tembellik yaparak geçti açıkçası. Haftaya salı 20'lik dişlerimi çektirmek için küçük bir operasyona gireceğim.
Bunun için kendi doktorumdan kan tahlili vs yaptırıp operasyon için (çünkü narkoz alacağım) onay almam gerekli. Bu işlerle uğraşmak için 2 gün kursu astım. Aslında tüm günümü harcayacağım konular değildi ama yine de tembellik ağır bastı...
Benim için bu haftanın en çok vaktimi alan konusu ise yeni izlemeye başladığım ve adeta bir dizi kıvamında gerilere gerilere gittiğim bir Vlog. Aslında her şey çok naif bir fikirle başlamıştı: Almancamı geliştirmek!! Bunun için Youtube'da biraz araştırma yaptım ve günlük hayatını anlatan 3 çocuk anası, hatta son zamanlarda epeyde popüler olmuş bu Vlog'a denk geldim. Hem konuştuklarını anlamak hem günlük hayata dair detaylara hakim olmak, hem de 3 çocuklu hayatı izlemek giderek daha da cazip hale gelmeye başladı. Herhalde son 3-4 gündür epey bir saat harcadım diyebilirim. Ama dostlar bir yerden sonra başkalarının hayatını izlemek diğer sosyal medya mecralarında olduğu gibi anlamsız gelmeye başladı. Yani insan buna harcadığı vakitle vakitsizlikten yakındığı için yapamadığı neleeer neler yapabilir. Amaç çok büyük şeyler başarmak da olmamalı zaten. Maximum verim, maximum yaratıcılık değil yani kastım ama biraz daha kendine, özüne dönük yaşamak olabilir.
Gelelim postumun başlığına adını veren olaya :) Dün akşam Ömer'i yatağına yatırdım, ışıkları söndürdüm ve biraz yanında kalmak için her zamanki gibi yere oturdum. Bu bizim akşam rutinimiz. Sonra her zamanki gibi yatağından kalktı yanıma geldi sarılmak için. Işıklar sönmeden önce her ne kadar öpüp koklaşsak da, ışıklar söndükten sonra da 1-2 kez gelip sarılıp kucağımıza yatmayı adet edindi. Sonra başını göğsüme yasladı. Eşofmanımın fermuarı kafasını rahatsız etti sonra gitti fermuarı açıp tekrar koydu başını. Bir iki dakika sonra kaldırıp başını; "anne müzik..." dedi. Başta anlamadım ama sonra kalp atışlarımı kasttettini farkettim :) Ne kadar tatlı ve naif bu küçük insanlar değil mi. Böyle minicik detaylarla, kocaman gülümseler yaratıyorlar.
Salı günkü operasyondan sonra 2 hafta evdeyim.Yaşşasın tembellik...
Belki daha çok görüşürüz.
Sevgiler...
22 Şubat 2019 Cuma
17 Şubat 2019 Pazar
Kısa kısa...
Bütün hafta buraya birşeyler yazmak için zaman ayirmaya calistim. Şimdi kisa kisa yazayim.
Gecen Agustos ayindan beri Erlangen’de bir yoga studyosunda ders veriyorum. Benim kendi dersim cumartesi sabahlari. Ancak studyonun sahibi kisa bir tatile ciktigi icin pazar ve pazartesi onun olan dersleri de ben verecegim. O yuzden dun de oglen dersim vardi. Bugün de pazartesi yani akşama bir dersim daha var.
Gecen hafta ortasindan beri epey bahar gelmis gibi hava hakim buralara. Neden? Cunku hava 10 derecenin uzerine cikti (nihayet!!!) ve gunes acti (yihhuu!!). Ben de ogleden sonra kaptim bebeyi saldim parka. Uzuun zamandir 2-3 saat araliksiz durmamistik. Ben bile epey yorulmusum.
Akşam ödev fln yapacak halim kalmamıştı. Almanca kursuna devam ettiğim için ve nisanda sınavım olduğu için bu ara yine öğrenci gibi takılıyorum. Ama bu hafta kendimce almancama sınıf atlattım diyebilirim. Youtube’dan vlog izlemeye başladım. 2 tane de dergi kaptım. Burdaki kitapçılarda çook gözüm kalıyor. İstanbul’dan taşıyabildiklerim de sayılı :(( epeydir elime dergi almamıştım velhasıl... O çizimler, sayfalar şahane.... Buraya da bir kaç resim ekliyorum.
Bir de cumartesi akşamı Netflix’de bir belgesel izledim. Adı “Heal”. Belgeselin odak noktası veya benim en çok ilgimi çeken kısmı diyeyim zihin- beden bağlantısından bahsetmesiydi. Savaş veya sıvış refleksi, yaşadığımız stresin bedenimize etkileri, beslenmenin sadece karnımızı doyurmaktan öte hücreleri ve zihni beslediği, positif düşünmenin iyileşmenin bir adımı olduğu gibi bir çok alt başlıkta vardı belgeselde. Aslında tekrar izleyip notlar alıp burada daha detaylı paylaşmayı çokl isterim.
Bu seferde zaman yetmedi. Kursa yetişmem lazım. Takip ettiğim 1-2 vlog ve instagram sayfasından ve yeni oluşmakta olan suluboya merakımdan da bir sonraki postumda bahsedeyim o zaman.
Sevgiler
7 Şubat 2019 Perşembe
Rutinler...
Son birkaç haftadır şöyle oluyor;
Akşamdan yarını planlıyorum, sabahları ise akşamı,perşembeden hafta sonunu, pazarları yeni haftayı. yazıyorum çiziyorum. Kafamdan evirip çeviriyorum. Spontane şeyler ekliyorum.
Ama olmuyor olmuyor...
İçten içe hayıflanıyorum, hatta kendi kendime söylenip hayal kırıklığı yaşatıyorum kendime. Derken bu sabah çok sevdiğim bir bloğun şu yazısına denk geldim. Ben kendimi bu aralar iradesiz görüyorum. Yani yapmak istediğim, hatta bir süre öncesine kadar yaptığım rutinlerim tepetaklak oldu ve ben geri dönemiyorum.
Geç yatıp geç kalkıyorum, yoga ve meditasyon pratiğimi aksatıyorum, akşam yemeğinden 2 saat sonra sanki hiiiç birşey yememiş gibi buzdolabına çöküyorum, günlük kahve sayım 4ü vurdu. Falan da filan.
Ama bunlar beni gerçekten rahatsız ediyor. Sonra düşündüm; bu yazdıklarımın hepsini aynı anda ne kadar bir süre kusursuz tıkır tıkır yapabildim??? Evet öyle bir zaman hatırlıyorum.1 hafta 10 gün kadar sadece...
Peki rutinlerimi yapmayıp da ne yapıyorsun derseniz.Döne döne kitap okuyorum. Valla... Özlemişim... (Sanırım şu 10 gün içinde 6. kitabımı elime aldım bugün) Hiçbir başka sorumluluğum olmadan sayfalar içinde saatler geçirmeyi. O sorumsuzluk günlerime dönemeyeceğim aşikar. Ben de bulduğum her fırsatı değerlendiriyorum bu sıra. İçimden böyle yapmak geliyor.
Hayat düz bir çizgi de ilerlemiyor. Daha önce yapmıyorum diye kendimi 'suçlamaya' meylederdim. Bu kez farklı düşünmek istiyorum. Hayatın bu akışı benim kontrolümde değil. Ki hayattan beklentilerimde anlık, günlük, dönemsel olarak çoook değişiyor. Ama biliyorum ki rutinler beni köklendiriyor. Kendime karşı en çok. Mesela güne canhıraş, bir telaş, bir yetişmeyle başladığımda o gün olmamış, birşeyler içimde eksik kalmış hissini yaşıyorum. Güne atılmadan bi 5 dk kendime ayırsam bile yeterli oluyor bazen. Sanırım şu anda da rutinlerden çok bu köklenmenin eksikliğini veya bu daha ne kadar sürecek kaygısını yaşıyorum.
Ama bir sorunu seslendirmek, dışarıya vurmak hatta hatta yazmak bazen çözümün de bir başlangıc olabilir. Ne dersiniz??
Akşamdan yarını planlıyorum, sabahları ise akşamı,perşembeden hafta sonunu, pazarları yeni haftayı. yazıyorum çiziyorum. Kafamdan evirip çeviriyorum. Spontane şeyler ekliyorum.
Ama olmuyor olmuyor...
İçten içe hayıflanıyorum, hatta kendi kendime söylenip hayal kırıklığı yaşatıyorum kendime. Derken bu sabah çok sevdiğim bir bloğun şu yazısına denk geldim. Ben kendimi bu aralar iradesiz görüyorum. Yani yapmak istediğim, hatta bir süre öncesine kadar yaptığım rutinlerim tepetaklak oldu ve ben geri dönemiyorum.
Geç yatıp geç kalkıyorum, yoga ve meditasyon pratiğimi aksatıyorum, akşam yemeğinden 2 saat sonra sanki hiiiç birşey yememiş gibi buzdolabına çöküyorum, günlük kahve sayım 4ü vurdu. Falan da filan.
Ama bunlar beni gerçekten rahatsız ediyor. Sonra düşündüm; bu yazdıklarımın hepsini aynı anda ne kadar bir süre kusursuz tıkır tıkır yapabildim??? Evet öyle bir zaman hatırlıyorum.1 hafta 10 gün kadar sadece...
Peki rutinlerimi yapmayıp da ne yapıyorsun derseniz.Döne döne kitap okuyorum. Valla... Özlemişim... (Sanırım şu 10 gün içinde 6. kitabımı elime aldım bugün) Hiçbir başka sorumluluğum olmadan sayfalar içinde saatler geçirmeyi. O sorumsuzluk günlerime dönemeyeceğim aşikar. Ben de bulduğum her fırsatı değerlendiriyorum bu sıra. İçimden böyle yapmak geliyor.
Hayat düz bir çizgi de ilerlemiyor. Daha önce yapmıyorum diye kendimi 'suçlamaya' meylederdim. Bu kez farklı düşünmek istiyorum. Hayatın bu akışı benim kontrolümde değil. Ki hayattan beklentilerimde anlık, günlük, dönemsel olarak çoook değişiyor. Ama biliyorum ki rutinler beni köklendiriyor. Kendime karşı en çok. Mesela güne canhıraş, bir telaş, bir yetişmeyle başladığımda o gün olmamış, birşeyler içimde eksik kalmış hissini yaşıyorum. Güne atılmadan bi 5 dk kendime ayırsam bile yeterli oluyor bazen. Sanırım şu anda da rutinlerden çok bu köklenmenin eksikliğini veya bu daha ne kadar sürecek kaygısını yaşıyorum.
Ama bir sorunu seslendirmek, dışarıya vurmak hatta hatta yazmak bazen çözümün de bir başlangıc olabilir. Ne dersiniz??
1 Şubat 2019 Cuma
Ben kimim, kim değilim?
Geçen öğleden sonra Ömer'i kreşten almak için metro durağından kreşe doğru yürürken hem blog yazma fikrini hem de neler hakkında yazabileceğimi düşünüyordum. Şahsen özel hayatımı sosyal medyada paylaşmaya pek elim gitmiyor. Ama yine de günlük hayatımdan olaylar, konular paylaşabileceğim daha kendine has bir alan burası. Profosyonel olarak ilgilendiğim konular var. Mesela; yoga, meditasyon. Bir de ilgi alanım diyebileceğim konular var; bu aralar yeni bir dil öğrenmek, sağlıklı beslenmek ve okumak okumak okumak.... Bir de son olarak sanırım benim de şu an dillendiremediğim ama yazdıkça ortaya çıkacak olan konular, durumlar ve görüşler var.
Biri bana şu saydığım konulardan herhangi birinde bir soru sorsa; sanırım çekinmeden bildiklerimi, inandıklarımı anlatabilirim. Ama şimdi karşımda bana soru soran biri olmayınca ben de nereden başlayacağımı biraz şaşırmış bulunuyorum.
Öyleyse biraz kendimden bahsedeyim.
İsmim Ayşen. Yaklaşık 2 senedir Almanya'da Nürnberg'de eşim, 2,5 yaşındaki oğlumuz ve köpeğimizle birlikte yaşıyorum. 1 seneden fazla bir süredir haftanın 4 günü Almanca kursuna gidiyorum. Yani yaklaşık 2,5 senedir 8-5 çalışma düzeninde uzakta yaşıyorum. Ama dönmem yakındır!!! Bu konuda epey yazacağım galiba...
Haftada bir gün Erlangen'de bir stüdyoda yoga dersi veriyorum. Yoga benim için hem bir hobi hem de bir iş.
Peki kim değilim?
Mesela hayatı çookta spontane yaşayabilen biri değilim galiba. En azından son birkaç senedir. Ajandalar, listeler en sevdilerim.
Tembel biri hiç değilim. Mottomuz: Çalışır yaparız :)
Sanırım alışveriş yapan, çok tükenten biri de değilim artık. İstanbuldayken de yaşam alışkanlıklarımız ufak ufak değişmeye başlamıştı. Özellikle Sansa hayatımıza girdikten sonra. Ama buraya taşınmamızla tüketim odaklı yaşamaktan iyice uzaklaşmaya başladık. Evet evet bunu da anlatayım sonra.
Öyleyse bir sonraki yazıda görüşmek üzere...
Biri bana şu saydığım konulardan herhangi birinde bir soru sorsa; sanırım çekinmeden bildiklerimi, inandıklarımı anlatabilirim. Ama şimdi karşımda bana soru soran biri olmayınca ben de nereden başlayacağımı biraz şaşırmış bulunuyorum.
Öyleyse biraz kendimden bahsedeyim.
İsmim Ayşen. Yaklaşık 2 senedir Almanya'da Nürnberg'de eşim, 2,5 yaşındaki oğlumuz ve köpeğimizle birlikte yaşıyorum. 1 seneden fazla bir süredir haftanın 4 günü Almanca kursuna gidiyorum. Yani yaklaşık 2,5 senedir 8-5 çalışma düzeninde uzakta yaşıyorum. Ama dönmem yakındır!!! Bu konuda epey yazacağım galiba...
Haftada bir gün Erlangen'de bir stüdyoda yoga dersi veriyorum. Yoga benim için hem bir hobi hem de bir iş.
Peki kim değilim?
Mesela hayatı çookta spontane yaşayabilen biri değilim galiba. En azından son birkaç senedir. Ajandalar, listeler en sevdilerim.
Tembel biri hiç değilim. Mottomuz: Çalışır yaparız :)
Sanırım alışveriş yapan, çok tükenten biri de değilim artık. İstanbuldayken de yaşam alışkanlıklarımız ufak ufak değişmeye başlamıştı. Özellikle Sansa hayatımıza girdikten sonra. Ama buraya taşınmamızla tüketim odaklı yaşamaktan iyice uzaklaşmaya başladık. Evet evet bunu da anlatayım sonra.
Öyleyse bir sonraki yazıda görüşmek üzere...
31 Ocak 2019 Perşembe
Merhaba
Geçtiğimiz Aralık ayı sonunda birçok kişi gibi ben de kişisel
yıl sonu değerlendirmemi yaparken farkettim ki; içimde vakitsizlikten veya
tembellikten dolayı görmezden geldiğim bir yazma/yaratma/yazarak içini dökme
isteği var. Bugün 31.Ocak 2019 günlerden Perşembe ve ben artık bu isteğe
kulaklarımı tıkamamaya, gözlerimi yummamaya karar verdim. Hem de 3. Kez 😊
Geçen sene bu sıralar telefonumun notlar kısmına şöyle
başlayan bir taslak yazmışım;
“Bugün burada benim şekersiz beslenme maceralarımı dinlemek
üzere toplanmış bulunuyoruz. “
Evet o maceralar bugün bile hala devam ediyor ama bugün
yazdığım bu Word sayfasında niyetim kendimi, niyetlerimi, gördüklerimi ve
hissettiklerimi paylaşmak. Ve tabii daha öncekiler gibi yarım bırakmadan
devamını getirebilmek. Çünkü nedir önemli olan? Bence devamlılık.
Benzer blogları ve yazılarını okuyunca bile hissettiğim o
sıcaklık, yakınlık kendi içimden dökülenleri okuyunca bakalım nasıl ses
bulacak. Merak ediyorum. Sadece okuyucu değil (kim okuyacak onu bile
bilmiyorum) kendimde olacakları da epey merak ediyorum.
Hadi başlayalım…
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


